YEREL HİKÂYELER| CÜNEYT ÖZYER
Ceyran
- Bi' Alaca Dana Hikâyesi


Ben onun doğduğu günü bilirim. 10 Mayıs. Anası Mayıs bir oğlum oldu diye -amcamın ifrit olduğu sesiyle- nasıl sevinçle bağırmıştı. Üç gündür o anı bekleyen ben, hemen annemi çağırdım. Alacaydı. Annem, “adı Ceyran olsun” dedi. Mayıs Ceyran’ı yaladı, yaladı, yaladı… Ve ayaklandı Ceyran… Doğru annesinin memesine gitti. İlk sütünü emip karnını doyurunca, oynayıp zıplamaya başladı… Kuntlamak(1), süt danalığının en keyifli yanıdır. Tosunluk dönemine kadar sürer.

Yaylalar danalar için lunapark gibidir. Toplaşıp sürü olunca, kız-oğlan, ayrı-gayrı bilmez, oynamayı ve otlamayı yaylada öğrenirler. Sınırsız düzlüklerde zaman-zaman boylarını aşan otlar arasında zıplayınca yükseğe çıkan, düşünce kaybolan görüntüleri -kuşluk güneşinde hele- acayip seyirlik bi' şeydir. Yerlerinde olmak istersiniz. Hatta 6-10 yaşları arasındaysanız, morbet taifesindensinizdir. Girin aralarına kuntlayın. O enerji de başka türlü harcanmaz.

Bir morbetseniz ve yaylalara sis çökmüşse göreviniz bellidir. Dana çobanlığı. Hava açarsa, görev de düşer üstünüzden. Komşu yaylaların şaşortileri (yayla anneleri) danaları birbirine katar, bizlere sadece gözle takip edecekleri yamaçlara kadar götürme görevi verirler. Bırakıp gelince, artık akşama kadar başınız boş olur, oyun oynamaktan deli danalara dönersiniz.

Anam… Dağların servi boylu gelini, beni yaylada doğurmuş. Akşam olunca annemin, üç kere “Ceyraaaaan, Ceyran… Gal oğul gal hayde” diye seslenmesi yeterdi. Annesi Mayıs gibi, Ceyran’ın da annemin sesine özel bir duyarlılığı vardı. Başını yerden kaldırır, kulaklarını diker, diğer danaların çevresinde hoplaya zıplaya döner, bir araya toplardı. Sonra anneme ses verir düşerdi topluluğun önüne, uygun adım yaylalara getirirdi. Annem çağırsın da, Ceyran gelmesin. Ben hatırlamıyorum.



Üç yıl sonra… Ceyran üç yaşındaydı, ben dokuz. Perinaz Ninenin yaylasının üstündeki kayalarda, Mamçakoğlu filmi çeviriyoruz. Hava açık. Tam elde kılıç uçarak atlayacağım kayadan, Perinaz nine dışarı çıktı, bağırıyor, sataşıyor bize;

- Ola itoğlitlar, nayediyersız burada. Kızlar şekerluğa (2) enmiş, gedıp endursaza tumannarıni (3) ola. (Çevirmeyeceğim, Şavşatlılar anlar! ) Bu tevatür sataşmayı Perinaz Nine’den başkası yapsa, dereler ergen aşklarla dolardı. Cimcimeler yanındayken yan gözle bakanın vay haline!..

Karşı yamaçta Ceyran’ı gördüm. “Bu sabah sürüyle niye gitmedi ki acaba?” dedim, şaşırdım. “Yoksa hasta mı!..” Baktım, yakın arkadaşı Maral ve komşuların birkaç tosun ile birlikte otluyorlar. Elde tahta kılıç, atladım kayadan, ğalo yaprakları arasından koşuyor, yanına gidiyorum… Başını kaldırıp donuk ve hüzünlü gözlerle baktı bana. Yaklaştıkça sevindiğini belli eder gibi başını salladı. Hüznü eksilmedi ama. Sarıldım başına, yüzümü yaladı… Boynuzlarını, çenesinin altını okşadım. Biraz ferahladı sanki. Alnından öptüm, kuyruğunu salladı. Yeri eşelemeye başladı. Keyiflendi azıcık, böğürdü. Arkadaşları ayaklandı. “Bir şeyi yok tamam” dedim.

Oyuna geri dönüyorum. Baktım bizim Mamçakoğlu ekibi koşar adım bana doğru geliyor. “Ulan” dedim, “bin atlı akın halleri midir, bu ne!.. Bizanslı Tekfur niyetine biçecek beni bu akıncı bozuntuları”… “Savulun bre…” deyip ipten kemerime taktığım kılıcımı çektim ki, süzülüp yanımdan geçip gitti melunlar. Bir taraftan koşuyor, bir taraftan;

- “Cip galiyer, cip galiyer naaaniii, naaaniii” diye bağırıyorlar.

Mamçak durur mu yerinde!.. Biz koştukça yaklaşan Orman Dairesi’nin cipi de geldi, derenin kıyısındaki ıslak düzlükte durdu. Baytarlığın bu servis aracı, kamyon dışında gördüğümüz tek motorlu araçtı. Kare şeklindeki karoseri, nefti yeşil çadırdandı. Kapısının formu ve açılışı çok "sportive" idi. Bir kere binmek için nasıl can atar, nasıl da özenirdik. Kamyona “makine” derdik, Cip lüks makineydi. Babam bir gün önce köyden gelmişti. Sabah ben uyandığımda yoktu, şaşkın bakışlarım arasında cipten ilk o indi. Sonra elinde kocaman kerpeten gibi bir alet olan adam, Davut amca ve Şoför…

“Var bu işte bir iş”

“Şu alacadan başlayalım” dedi, elinde kerpeten olan adam. Ulan dağlar, ah dağlar. Babam ve Davut Amca orada olmasa, o kerpeteni elinden alıp seni Zalim Tekfur’dan beter etmez miyiz biz. Anlaşıldı, tosun takımı öküzlüğe adım atacak. İlk kurban da, Ceyranım.

Babam; - “Hayde oğlum, get tut kulağından da gatur Ceyran’i. Sandan savuşmaz hayde ay oğul” dedi. Aynen öyle. Gittim yanına… Başı önüne düşmüş, omuzları düşmüş, gözlerini gözlerime dikmiş bakıyor, öylece duruyor Ceyran.

- Senin sünnetin gibi değil mi, acımayacak değil mi?

- “Acımayacak” der gibi oldum, iki damla yaş süzülürken gözlerimden. (Kalabalığa hafifçe sırtımı dönmüştüm. Anlamadılar.)

Başına elimi koydum. Boynuzlarından göğsüme çektim. Teslim olmuş gibiydi. Öylece, usulca aşağı-yukarı indirip kaldırdı başını. Boynunu bacaklarıma sürttü, hafifçe yana çevirdi başını, kulağını uzattı.

- Hadi yap görevini, sen morbetsin. Babanı mahçup mu edeceksin!.. Ben hazırım.

Kulağı elimde yürüdük. Grubun yanına geldik. Baytarın acelesi var, hemen geçti arkasına. Babam ve ben başındayız. Kerpeteni Ceyran’ın arka bacaklarının arasından atmasıyla sıkıştırması bir oldu.

Ceyran’ım bir bağırdı ki, Kesik Taş’tan, Top Yolu’na, Odalar’dan Su Atan Kaya’ya yer gök inledi. Hangi böğürtü keser o acıyı. Dağlar dize gelse, bulutlar yere inse ne olur?

Arka ayakları kuvvetten düşüp yere çöktü. Ben başını okşadım, sustum. O bağırdı ben sustum. O böğürdü, ben sustum. Sağ arka ayağını kırdı, yana düştü Ceyran. Sonra dizleri, sonra başı… Yaş süzülen gözleri donuklaştı. Bayılmıştı. Yanına yattım, başına başımı dayadım. Ceketimi çektim başımıza… Gözlerini örttüm. Boynuzlarından tuttum. Ben ağladım, Ceyran sustu. Ben ağladım, o sustu. On-onbeş dakika kadar olmuştu.

Baytar geldi kontrol etti. “Tamamdır” dedi gevşetti kerpeteni, aldı diğer tosunlara gitti.

O gün, bütün gün orada yattık Ceyran’la.
Ertesi gün “ııhhhh” dedi.
Ertesi gün “möööö” dedi.
Ertesi gün, götürdüğüm yaban çilekli otları yedi.
Su içti.
Ertesi gün bana gülümsedi.
Ertesi gün ayağa kalktı.
Düvelerin tumanıyla hiç ilgilenmedi. Peşlerinden seğirtmedi.

Bir daha hiç böğürmedi.


Sözlükçe Dipnotlar: Kutnamak (1) - buzağıların sevinçle ön ve arka ayaklarının üstünde zıplaması Şekerluh (2) - kısa boylu çalılardan oluşan, yamaçlarda yayılan, çocuk boyuna yakın yükseklikte, kalın yapraklı, sık bitki. Tuman (3) - bir tür şalvar

Cüneyt Özyer
Yerel Hikâyeler
Ağustos 2004, Bahçelievler-Ankara



< ÖNCEKİ | KURUCUYA DÖN | SONRAKİ >



Bİ' DAVET YAPIN




Temas

Görsel İletişim Tasarımı, Pazarlama İletişimi, Siyasal İletişim, Markalaştırma, Yaratıcı Yazarlık alanlarında elli yıllık deneyime sahip Üstat Cüneyt Özyer'den bir konferans almayı veya bir etkinliğinize katılmasını düşünürseniz aşağıdaki formu doldurup gönder butonuna dokunmanız yeterli. Size çok kısa sürede cevap verecektir.



Gidiyor...
Mesajınızı aldık. Teşekkür ederiz. Size en geç iki iş günü içinde cevap vereceğiz.

Bize aşağıdaki telefon veya e-posta adresimizden de ulaşabilirisiniz. Bi' kahve içmeye her zaman bekleriz.

Ahmet Taner Kışlalı Mahallesi,
Başkent Güvengir Küme Evleri
2908. Sokak No: 30
Çayyolu - Ankara / Türkiye

Gsm: 0 (532) 332 37 80
e-posta: info@grafikevi.com.tr