YEREL HİKÂYELER| CÜNEYT ÖZYER
Yetim Temo
- Delikanlı Bi' Aşk Hikayesi


Rabat'ın çobanıydı Temo. (Yetime başka ne iş verirler ki köy yerinde!.. Adı Temindar da, Temo derdi herkes.) Önce babası sonra anası ölmüş, evlenmeden, -iki kız, üç oğlan- beş çocuğu olmuştu. Sürünün peşinde ıslıktan ağıtlarla gezer ve içten içe "erkek adam ağıt yahar mi, ağlar mi heç!.." diye kınardı kendini. Sonra yine hak verip sızlanan başına; "sanın da anan-baban ölsun da, beş çocuh başan kalsın da, görem ben ben sani ey imani egılmiş felek" derdi.

Akşam yorgun gelmişti. Sofrayı Senemle birlikte kurdular. Senem henüz onbeşinde... Çocukların en büyüğü. Sofra dediğin de, yerde bir peşhun, üstünde -dede yadigarı- al çiçekli çinko tas, altı da kaşık. Senem sitilden tasa ekşi ayran doldurdu, Temo da üstüne mısır ekmeği doğradı, altı kardeş çalakaşık yediler. Senem sofrayı toplarken Salih'le Samet, oyma çizgili kirli tahtanın başına geçti, ara verdikleri "düz" oyununa devam ettiler. Küçükler seyretti. Temo da usulca pencere dibindeki sekiye çekildi. Canı sigara çekti ama üşendi sarmaya, vazgeçti. Döşek sermeye de üşendi. Sekide dizili eski minderlerin üstüne bir külçe gibi bıraktı kendini. Üstüne yorgan alacak hali de yoktu.

Üç gündür çalınan davul-zurna neredeyse hiç durmamış, o da inadına duymamıştı ama şimdi değince kulağına; içerledi biraz, içi acıdı. Amcasının güzel kızı Selvinaz'ı yukarı köyden zengin bir oğlana veriyorlardı. Babasının ölümünden sonra tarlaya tapana el koyan amcası, şimdi de Selvinaz'ı alıyordu elinden. Yaralıydı yüreği, çünkü açıktı, mertti, delikanlıydı onun sevdası. İçerlemesin, dertlenmesin de neylesindi Yetim Temo!.. "Ben da adam miyım allaise!" dedi kendine... "Kaçurmah varidi kızi... Ahh, ah."

Yastığını yasladığı duvarın tavanla birleştiği köşede, ağına düşürdüğü iri kıyım at sineğini saatlerdir örselediği halde hâlâ haklayamamış olmaktan yorgun düşmüş aç örümceğin hiç derdi değildi Temo'nun derdi. Bir sineğe baktı, bir örümceğe, bir de çorabını delip çıkmış baş parmağına... Üçü de hareketsizdi o an. Dalıp gitti. Uyumuştu.

Şafaktan önce uyandı. Her yanı tutulmuştu. Şöyle gerinip, ağız tadıyla esneyemedi bile. Geç kalmıştı. İçine şor peynir koyduğu taze mısır ekmeğini mendiline düğümledi, mendili değeneğine taktı ve acele kendini dışarı attı. Sürüye katılacak hayvanlar, her sabah birbirinden uzak evler arasındaki mısır tarlalarından boş kaldıkça görülebilen keçi izi yollarda birer ikişer baş gösterip meydana doğru yürüyor olurdu. Temo da toplanan sığırları ağır-ağır köyün üst girişindeki köprünün ayağına sürerdi. Köprüden sonra, başı daima karlı dağın eteklerine kadar uzayıp giden orman içindeki küçük meralarda yayar, otlatırdı onları. Gidişi yokuş, dönüşü iniş yollarda yere saplı keskin-yassı taşlar ve Çoban Göçüren dikenleri her ay bir çift çarıktan ederdi Temo'yu. Kalınlaşıp sertleşmiş ve çatlaklardan yol-yol olmuş tabanları, taşa da dikene de alışmış, acıyı hissetmez olmuştu artık.

"Ah ulan ah. Ah benım, en az bir haftaluh sakalinan gezan, hatırdan gönuldan merhamettan hebersız, kurnaz köylilarım... Ola bir defe da deyın ki abu garip Temo' ya bir çit çaruh ta biz alah daha... He, ölürsuz biraz adam olsaz he... Na bayram bilursuz na seyran... Na diyem ben siza, sade lazutluhta karilarızın ustuna çökmay ey bilursuz he. Tebe yarebbi, nalar diyerım, san günah yazma yarebbi tebe... Tomarız bir Mufide Nene etmasız. Gediyerım yanına oki da, ham canan ölem Temo, bela nasıl geziyersın ay oğul diya-diya ağliyer, ham da tikiyer yırtuğumi, yamami... O'na kalsa sizi koyup bir topliga gözi açılmamiş sintallar kimi tekar-tekar çaya atarmiş."

Köprüden sonraki patikanın yokuşuna baktı, çarıklarına baktı... "Halalluh eydullar Allah'a şükür. De yürü Temo" dedi kendine.

O sabah köprüye yaklaşan çalgılı kalabalığı görünce kalbi titreyerek anladı... Anladı ki Selvinaz'ın makarıydı gelenler. Sığırlar köprüyü geçti, Duvarlıbahçe'ye giden patikanın üstündeki yamaca sardılar. Temo köprünün bu başında, önce misafirler gelip geçsin diye bekledi. Biraz da kimdi, kimin nesiydi gelenler, sayacaktı güya.

Sağ omuzuna astığı değeneği sola aldı ki, sağ eli, selam verene "aleykim selaaam" demeye hazır olsun. Kenarlığına dokunup kasketini de hafifçe kaldırdı ve alnına ortaladı. Artık hazırdı.

Gelen geçti köprünün başından, gelen geçti de selam veren bir Allah'ın kulu çıkmadı Temo'ya. Kör Muharrem dikmiş zurnasını göğe; bir üflüyor yol havasını, bir üflüyor ki gören de, sevdalısı Corohep'in düzünde sekerek geziyor da bu da ona nağme yapıyor sanacak. Alçak. Bıyığının altında bir arsız sırıtma, yan gözle Temo'ya bakarak o da geçip gitti.

Çalgının a-ritmik etkisi mi, yoksa şu seher vaktinde sarhoş muydular bilinmez, bir tuhaf yürüyordu kalabalık... Yalpalı, aksak. Köprü başında eli kasketinin kenarında kalakalmıştı Temo. Gün usul-usul ağarırken "bela" dedi, "naolacah, beladur çobanisan... Beladur bu devur. Düniya selamsız olur sana. Gâlan geçaaar, gâlur geçar. Aldurma Temindar san, aldurma."

Çalgılı makar takımının arkasından köye girene kadar uzun-uzun baktı. Bir anda bıraktı. Köprüyü geçince sol yamaçtaki keçi izine sarıp Kınalı Kaya'ya kadar çıktı. Başına oturdu, [ Gözün kör ola sanın, dilın murdal ola ey kahpe felek. ] yeleğinin iç cebinden çıkardığı tütün tabakasındaki bloktan zor bela ayırdığı ince kağıdı sol elinin baş parmağıyla işaret parmağının arasına koydu. [ Selvinaz gedacah ha... Nazo'm gedacah... Kimım kaldi canımda ha, sani beleşçi düniya, kimım var? Nazo'yi da çoh gördun ha! O'ni da al elımdan, elın kırılsın felek!.. ] Sağ elinin işaret parmağıyla bastırıp çukurlaştırdığı kağıda, sapsarı Muş tütününden bir tutam koyup özenle sardı. [ Merami da, kelbi da benaydi Nazo'nun. Satti kızi o emiy olacah paragöz, satti baba. Yohtur oluri, zorinan vermiştur... Ah benım beç kafam. Lazutluhta konuştuh o ki dedi daha, dedi işta "bela bişe var" diya... O dekke kaçuracaydın kızi Temindar. Şimdi yan derdan... Mustahaktur sana, yan da yan. ] Kağıdın kenarını diliyle ıslatıp yapıştırdıktan sonra, bir eda bir keyif, bıyıklarının üstünden geçirerek o mis gibi kokuyu içine çekti. Buğulanmış gözlerini iyice kısıp dağlara baktı. Cin Dağı'nın her daim beyaz bulutları delip üste çıkan başı görünmez olmuştu. Dağlar, yanık yüreğine serinlik ve sevdalı başına ferahlıktı Temo'nun... Sigarasının ince ucunu dudaklarına yerleştirirken, "endurdi enduracah baba, endurdi enduracah, fena yağacah" diyordu içinden... Çıkardı benzinli muhtar çakmağını, çaktı ki, gökte de arka-arkaya şimşekler çaktı.

Ardından bir patlama... Sanki gök yarıldı ortadan, öyle bir ses. Ve aniden indi yağmur. O devasa bulutlar, olanca kütlesiyle su olup birbiri ardına yere iniyordu. Yirmi dört yıllık ömründe böyle bir sicim, böyle afet görmemişti Çoban Temo. Onbeş yirmi saniye geçti-geçmedi, Duvarlıbahçe Çayırlığı'nda göz gözü görmez olmuştu. Açık alanda durmanın imkânı yok, hayvanlar bile otlamayı bırakıp köknar diplerine sığındı. On-onbeş dakika kadar aralıksız, aynı şiddette yağdı. Sonra biraz hız kesti... Yarım saat sonra da durdu. Durdu ama her yer sel, her yer su.

Şu orman olmasa; böyle bir yağmura, bu dik yamaçlarda toprak mı dayanırdı!.. Orman olmayan yerler saf kaya zaten. İki yamaçtaki irili-ufaklı boğazlardan ana vadiye inen her dere; yolunda bulduğu toprakla renk değiştirerek ve dibini oyduğu köknarları devirip önüne katarak sakin akan Mansurat Çayı'nı bulandırıp, kudurtuyordu. Temo bir süre o korkunç uğultuya kulak kesildikten sonra, saklandığı kuytudan başını çıkarıp çaya baktı. Baktı ki coşmuş yine Mansurat, kabarmış, çamurdan bir çığ, bir afet-i derya olmuş yatağından taşa-taşa akıyor. İrkilidi bir an, korktu, aklına kötü-kötü şeyler geldi.

Lakin daha da kötüsü, Kör Muharrem'in dördüncü gündür kulağının ebesini bellemekten bir santim geri durmamış zurnasıydı!.. "Felâketa tellal misın be adam!.. Abu yağmurda, bu selda, bu afatta sus bare." Demek yağmur dinince aldılar gelini, gidiyorlar. Demek gidiyordu Nazo'su...

Gelin alayı; köprü başındaki Boklukaya virajını dönmüş, derenin akış yönünün tersine, yan yana bir insan bir at ancak sığan kaya oyuğu daracık yolda ilerliyor... Yatağında iki metre yükselmiş, taşkın sel başı da Küçük Boğaz'ı yeni geçmiş... Zurna sesinden uğultuyu duyan yok... Henüz deşeti fark eden yok...

Başında kırmızı valasıyla, beyaz bir at üstündeydi Nazo. Dizgini kardeşinin elinde... Selo, 11 yaşında daha. Selo bakıyor ki ileride bir kayanın üstünden yola su atıyor; ablasına işaret ediyor, Nazo -valasına mukayyet-, eğilip uzanıyor atın boynuna, iyice dibe yanaşıp sırtı neredeyse kayanın oyuğuna sürtünerek geçiyorlar suyun altından. Kör Muharrem arada bir göklere diktiği zurnasıyla yol havası çalmaya devam ediyor.

İçinde bir sıkıntı Temo'nun, bir kabarma... Nasıl ki sel, içinde taşı-taşa vuruyor, kütürdüyor; Temo'nun kalbi de sığmaz olmuş göğsüne, her nefeste öyle küt-küt atıyor... Karşıda gelin alayı, aralarında yatağından taşmış o dehşetli deli akan çay...

Nasıl oldu kendi de bilmez, çayır boyu sel başıyla beraber köprüye doğru koşuyordu Temo.

Temo'nun derdi Nazo'sunu son kez görebilmekti aslında ama hani, delikanlı aklından geçen "delilik" te ihtimalsiz değildi. Selin üçte birini götürdüğü Duvarlıbahçe Çayırlığı'nın alt düzlüğüne indiğinde gelin alayı da karşıda, Mufide Nine'nin evini geçmiş ağır-aksak ilerliyordu. Gençlerden oluşan atlı grubu (papahçılar) oğlan evine tez gidenin koç kazanacağı yarışa başlamış, gruptan çoktan kopup gitmişti. Alayın üç atlısı; önde heybesi kete dolu oğlan yengesi, ortada Selvinaz ve arkada kız yengesiydi. Gerisi yayan...

Derenin görüntüsü korkunçtu. Sel, önüne kattığı taş, kaya, ağaç ne varsa harmanlayıp devire-çevire götürüyor, takip edenin başını döndürecek kadar hızlı, çevredeki bütün sesleri bastıracak kadar büyük bir gürültüye akıyordu. Mansurat'ın seliyle yarışırcasına koşarken, dört gündür ilk kez şimdi Kör Muharrem'in zurna sesini duymuyordu Temo.

İç sesi durmadan;

- "Ola Temo tam sırasi... Ahan da sana fırsant. Ham da son fırsant. Adamisan kaçurursun sevduğun!.. Adamisan kaçur" deyip duruyordu.

Merdan Dede -güzelliği dillere destan- yağız atını, sabahları hep bu tarafa geçirip otlukta kazıklı ucunu yere sapladığı uzun zincir ile ayağından bağlardı. "Yağız'ım tezesından, hasından otlasın" derdi. Adını da "Karayağız" koymuştu. Karayağız, yağmurda bir Karaağaç daldasına başını ancak sokabilmiş, sırtından geçen onca sudan sonra Poşa Bekir'in sünepe katırına dönmüş, eğmiş kafasını öylece bekliyordu. Yağmur dindikten sonra, vücut sıcaklığı sırtındaki suları buharlaştırmaya başlamıştı. Arka ayaklarının 2-3 metre kadar gerisinden akan selin uğultusu onu da korkutmuş olacak ki, aslında artık yerinden seller giden otluğa dönmeye cesaret edemiyordu. Temo Karayağız'ın yanında, az tedirgin ama yine de yiğitçe bir tavırla durdu. Duruşuna bakarak onu yüreklendirmesi gerektiğini hissetmişti Yağız da. Gerçek şu ki, ikisinin de birbirine cesaret vermeye ihtiyacı vardı. Temo'yu görünce başını sallayıp, ayağını yere vurmaya başladı... Vurdu, vurdu, kişnedi, canlandı Karayağız.

- "Sırasi mi" dedi Temo. - "Ham da tam sırasi" dedi Karayağız. Enerji dolu bir kişneme eşliğinde başını sevinçle sallayarak...

Ayağındaki kelepçeyi çıkarırken, yerinde duramıyor, o anı bekliyor olmanın büyük memnuniyetini belli edercesine, başını Temo'nun sırtında, omuzlarında, ensesinde gezdiriyordu. Temo doğrulup yelesinden tutarak çevik/zarif bir sıçrama hareketiyle bindi sırtına. Başında yular-dizgin hiç bir şey yoktu. İkisine sorsanız, onların da diyeceği "gerek yok"tu...

- Hey deli oğlan, san Temo'ysan ben da Karayağız'ım. San varisan ben da varım. De hayde...

"Ela mi, ela. De hayde elayisa Karayağız. Şahlan ki zaman bu zamandur, tekreli yoh" deyip sürdü atını Temo...

Duvarlıbahçe Çayırlığı'nın bitimindeki uçurumun dibinden uçar gibi geçerek köprüye geldi, zaman-zaman üstünden atan sele aldırmadan köprüyü de aynı hızda geçtiler. Burnu da dönünce, ver elini Küçükboğaz. Temo'da yürek dörtnala... Karayağız desen, cesaret veren o, biliyor işi, kopmuş gidiyor. Öyle bir gidişi ki "sekiz nala" desem kim anlaya, kim bile!.. Selo... Çünkü Selo gördü Temo'yu Karayağız'a binerken...

"Allah vera da başına bişe galmamiş ola Nazo'mun."

Hesabı tutarsa Küçükboğaz'da yakalayacak gelin alayını. Yavaşlayarak geçecek yanlarından... Koç kazanmaya papağa çıkmış gençlerden sanacaklar. "Gec kaldın" diyecek Zurnacı Kör Muharrem, "ola bir saat oldi papahçilar gedali, onnara mi yetişacan beç Temo" diye aklınca alay edecek... O sarkastik dil, yakışmıyor işte çuluna, edalı beyinsiz. Nazo kavrayacak işi, sevinecek. En çok da kardeşi Selo anlayacak Temo'nun meramını. Selvinaz gelin ağlatma havasıyla evden çıkarken, ayvanın merdiven başında hem ağlayan hem de ablasının beline gümüş kemer bağlayan o... O biliyor ablasının Temo'ya sevdasını. Temo'nun da ablasını nasıl saf bir yürekle, delikanlıca sevdiğini... Beş bahar önce, gül sürgününden kedisine ilk düdüğü yaptığı günden beri biliyor. Yaylada; bazen Kesiktaş'ın tepesinde, bazen kojor başında çalıp çığırdıkları türkülerden biliyor.

Aman aman olmuyor Eş eşini bulmuyor Kara yağız genç oğlan Niye gönlün olmuyor

Mısır tarlasında buluştukları gün, onları, tumbun dibindeki büyük panta ağacının arkasından gözetlediği günden beri biliyor. O da severse bir gün, Temo gibi delikanlıca, Temo gibi tertemiz sevecek.

Temo bir işaret verecek Selo'ya... Nazo'nun yanından geçerken de, diyecek ki;

"Böyük Boğoz... Kükner... Kıkağın gâla."

Anlar onlar... Geçip bekleyecek o kuytudaki köknarın daldasında. Alay ihtiyaç molası verdiğinde, Selo baş gösterecek eğreltiotlarının arasından. Atlayacak Karayağız'a Temo, hazır... Selvinaz gelince alacak terkisine, sonrası Karayağız'ın işi.

O da iş mi Karayağız'a!.. Sevdalılar sırtındaysa hele, Temo "hayde" demiş yön vermişse hele; kim olsa, kimse o rüzgâr olsa yetişemez Karayağız'a. Fırtınayla yarışmış Karayağız'a...

"Merdan Dede'ya gençluğunda, beş papahta beş koç kazanduran kimidi Temo!.. San söyla kimidi? Arpadan tavlanmiş cümle beygir takımına nal topladan kimidi ha! Babaydi, babaaaay... Şimdi benda sıra... Kuclan Temo, sel bir yandan, sen bir yandan sür beni."

Küçükboğaz'a yaklaşırken önce Kör Muharrem'in zurnasından ince bir gayda çalındı kulağına Temo'nun. Sonra boğazın giderek artan uğultusu. Karayağız ter içinde, dört nal ama belli ki o da bir fenalık, bir uğursuzluk sezmiş, kulakları dimdik, öyle gidiyor...

Gelin alayının çili-bili takımından oluşan en gerideki kafilesi de Küçükboğaz'ın yol ağzını geçmişti. Hükmettin Amca'nın küçük oğlu Koço, matah adammış gibi Kör Muharrem'e özenmiş; elindeki küçük Kekre dalını zurna niyetine -sapı ağzında yaprağı yukarıda,- göğe dikmiş çalar gibi yaparken, bir paçası dizine kadar sökük pantolonunun da katkısıyla yalpa-şalpa yürüyor... Davulcu da; geçen yılki kurbanın işkembe derisinden iki parçayı Poşa Aliyar'a götürüp dibi düşmüş kolopaya diktiren, babasından saklamak için ambarın başına atan ve kuruyup gerilmiş haliyle -tam sırası deyip- şimdi boynuna asmış olan Nizo. Nizo daha teknik bi' adam. Çaldığı derseniz davul mu, davul. Kızlı-erkekli, renkli giysileri ve olaya kendini tam kaptırmış edalı yürüyüşleriyle alayın en eğlenceli grubu Temo'ya uzaktan çok hoş göründü.

Çocuklar o korkunç uğultuyu bir an unutturdu. Tam yolun Küçükboğaz ile kesişen dönüşüne girdiler ki; soldan koca boğaz dolusu taşı, toprağı, ağacı, kütüğü, dalı-budağı ne varsa herc-ü merc edip önüne katmış deli bir sel geliyor... Karayağız bu... İki can havlinin ani atağıyla dönüşü geçip sel içinde kalmaktan saniyelerle kurtuldular. Bir dalın ucu Karayağız'ın arka ayağına sürtünerek geçti ve o korkunç heybet, büyük bir gürültüyle Mansurat'a karıştı. Elli-yüz adım kadar öndeki çocuklar farkında bile olmadılar.

Çocukları geçtiler... Yolun altında ve üstünde küçük tarla düzlükler var. Biraz genişliyor ama yol yol değil ki; su, çukur, çamur, batak... Alayın yaya takımı, üst kenardaki mesarlardan tutup taştan taşa basarak geçmeye çalışıyor... Atlı üç kadın, yolun ortasından, çamurlu suyun içinden gidiyor. Önde oğlan yengesi, ortada Nazo Gelin, arkada kız yengesi. Aralarında ikişer metre kadar mesafe var. Yavaşladı Karayağız ve geline iyice yaklaştılar... Selo farketti önce... Bir elinde gelin atının dizgini, diğer eli çit tahtasında, Karayağız'ı ve üstündeki Temo'yu görünce heyecan yaptı Selo. Elleri boşaldı, ayakları şaştı, son anda erik dalından tutamasa, burnunun üstüne çamurlu suya kapaklanacaktı.

Tam gelinin yanından geçerken, eğilmeden, bakmadan dedi diyeceklerini Temo. Selvinaz'ın valalı başı öne eğikti, dalgındı, hüzünlüydü, beklemiyordu. Önce ürperdi, korktu. Sonra kaldırdı başını, ipekli valanın yarı saydam kırmızısı içinden, gördü ki Temo!

- "Böyük Boğoz... Kükner... Kıkağın gala."

Temo ki Temo. İşte sevdiği, işte yiğidi. İşte çıplak Karayağız'ın üstündeki o...

- "Nayın Böyük Boğozi, nayın kükneri, yoh ki kıkağım da yigidım. Tam sırasi işta... Aşindi dur al beni terkiyan... Al kaçur beni Temocan" dedi. Dedi ama içinden.

Sonra göğüslerinden az aşağı inen valasının kenarından elini çıkarıp, "duracağız tamam" der gibi, -başıyla birlikte- hafifçe salladı. Bunu sadece kardeşi Selo görmüştü. Kız yengesi biraz safça biriydi, birşey anlamadı. Selvinaz'ın anası da öyle. Oğlan yengesinin ise, arkasında olan bitenden zerre haberi yoktu.

- "Galdi benım Temo Tadam. Zaman galdi, galdi ha!" dedi Selo.

Böylesi cesur yürek bir hareketin parçası olacağı, rol alıp görev üstleneceği için şimdiden kendini bir kahraman gibi görmeye başladı. İçi kabardı, duyguları şahlandı "Tamam" dedi göz ucuyla Temo'ya.

- "Sevda sizın olsun, görev benım. Yapacam ben deduğun Temo Tadam, eşholem ki yapacam."

Temo'nun topuğuyla hafifçe dokunuşu yetti Karayağız'a. Bataklık yoldan çıkıp, şoseden bir rüzgar gibi geçerek burnu dönünce önünde Büyük Boğaz... Potoraların yatağına bembeyaz kum serdiği dere ağzını geçince, yolun sol üst tarafında genişçe bir düzlük var. Boğazın sağ kıyısı, düzlüğün sol kenarı boyunca yukarı giden belli belirsiz patika, üst taraftaki devasa eğreltiotları arasına girip kayboluyor. Sonra ormanlık bölge içinde devam ediyor.

Nazo ile Temo, bu düzlükte dana otlatırken (ki o zamanlar, daha birbirinde masumca gözü olan iki taze feriktiler) o eğreltiotu tünelinden geçip ormana girdiklerinde gövdesine sapsarı boncuklar gibi çamsakızı dizili köknarın dibinde, bir yandan tez büyüyüp birbirine kavuşmanın hayalini kurarken ve bir yandan da neşeli maniler dökülürdü dillerinden. Nasıl da güzeldiler, ne tez geçti o günler!.. Şimdi aynı yerde Nazo'sunu bekleyecekti Aslan Temo.

Düzlükte Karayağız'ın sırtından indi, eğreltiotları arasındandan baş-başa geçtiler. Sonra Temo o köknarın dibinde, Karayağız beş-on adım geride, otların bitimindeki kuytuda durup beklemeye başladı. İkisi de çok heyecanlıydı... Temo, sapı manda boynuzundan el yapımı çakısıyla, yontuyor gibiydi ama elindeki fındık filizinden çubuğu resmen doğruyordu. Karayağız, Merdan Dede'nin daha yeni nalladığı sağ ön ayağıyla -o afet-i sebil yağmur, altında durduğu soçun sık dallarından geçip ıslatamamış olsa da- nemli toprağı eşeleyip duruyordu. Heyecanlı ama bir o kadar da sessizdiler.

Karayağız, arada bir başını yerden kaldırıp kulaklarını dikerek; Temo çubuğun canına okumayı bırakarak beş on saniye kadar, ormanın kuytularından gelen uğultu sese dikkat kesiliyorlardı.

Gelin alayının öncü takımı Büyük Boğaz'ın yol ağzını geçmişti. Üç atlı ile beraber yürüyen ana grup, öndeki makar takımından epeyce gerideydiler. Tam boğaza girecekken Selo ile Selvinaz birbiriyle gözden göze anlaşıp atı yavaşlattılar. Arkadaki Kız Yengesi yanına gelince, iyice yanaşmasını işaret eden Selvinaz eğilip kulağına dedi ki;

- Can can yengacan. Kıkağım galdi nedacam!

- Kız dur ayoğul, dur ben gedem diyem oğlan yengasına da eglaşah biraz. Ehtiyaç hoş, altan mi edacan!..

Oğlan yengesi boğaz yatağını geçmişti. Kız yengesi dehleyip atını, oğlan yengesine yetişirken Selo da dizgini ablasına vererek bir ok gibi fırladı yerinden, düzlüğe çıktı, aynı hızda ormana doğru koşuyor. Temo'ya diyecek ki "görev tamam Temo Tadam, vahıt ta tamam isa başlasın muhteşem operasyon".

Sen başladın zaten Selo oğlan. O nasıl koşmak öyle! Film olsa, az daha hızlandırsa makinist; kollar ve bacaklardan bir pervane var sanki patikada, bisiklet tekeri gibi dönüyor Selo.

Kız yengesi at üstünde yanaşıp oğlan yengesine söyledi durumu... Oğlan yengesi bir ıslık çaldı, Zurnacı Kör Muharrem durdu. Alay durdu.

Selvinaz, Kırat'ı topukladı, hızlı adımlarla Boğaz'ı geçip düzlüğe çıktılar... Arkasında annesi... Annesine, hacetini eğreltiotları arasında göreceğini söyleyerek çevik bir hareketle attan indi ve hızla uzaklaştı. Yolda, -kuyruğu sevinçten tava sapı- geri dönen kardeşi ile karşılaşıp kucaklaştı, vedalaştılar. Yine bisiklet tekeri misali Selo... Koştu gitti, annesinin yanına oturdu. Bir şey söylemedi.

Kız tarafı kafilesi ve onların arkasındaki çocuklar da ilerleyip öndeki gruba katıldı.

Oğlan yengesi grubun arasına karışıp;

- Eglaşın komşilar, halâ az eglaşah a bu düzluğun kırağında. Gelinin kıka...

Büyük Boğaz patladı.

Yol ağzında çamurdan bir mahşer. Selo, anası ve Kırat düzlüğün boğaz kenarına çok yakındı... Bir anda kayboldu, Mansurat'a karıştılar... Düzlükteki kalabalık yukarı doğru kaçıştı. Grupta bir feryat-figan...

Bir - iki dakika sonra, kendilerine gelince toplandılar. Baktılar ki;

Gelin yok. Anası yok. Kardeşi yok. Kırat yok.

Kimileri gelini çamurdan derya içinde debelenirken gördüğünü söyledi. Kimisi "Kırat'i çayda görduh Nazo'da ustundaydi" dedi. Temo'yu ve Karayağız'ı da almış sel. Öyle diyor Zurnacı Kör Muharrem. Çocuklar bağrış çağrış "toğri, gorduh, biz da görduh Temo Taday" diyor...

Her kafadan bir ses çıktı... Bağırdı, çağırdılar... Yaşlı kadınlar dizlerini dövdü, ağlaştılar. Büyükboğaz'ın seli halâ boğaz dolusu akıyor, korkunç görüntülerle Mansurat'a karışıyordu. Erkeklerden oluşan, en öndeki makar takımı düzlüğe geri geldi. Selvinaz'ın babası da geldi. Yolun kenarında çömelip; bir çaya, bir boğaza, bir ormana baktı. Bir çaya, bir boğaza, bir ormana... Temo neredeydi!.. Temo bu işin neresindeydi? Sonra başı öne düştü, dirsekleri dizlerinde, elleriyle yüzünü kapattı, öylece kalakaldı.

Kıratın ölüsünü İspirler'de bir kenara atmıştı Mansurat. Selvinaz'ın anasını üç gün sonra Köpitat vadisinde, kayaların arasında, küçük bir kumlukta buldular. Selo haftalar süren aramalardan sonra bulundu. O incecik dal gibi bedeni, Kemerköprü'ye yakın bir yerde, kuytuda bir köke takılmıştı.

Selvinaz bulunamadı. Temo'yu arayan olmadı zaten... Köylü inanmadı öldüğüne. Çok iyi bir binici olan Temo'nun Nazo'yu kaçırdığı yayıldı dilden dile...

Bir ay kadar sonra Senem ile kardeşleri köyde görünmez oldu. Dediler ki, Matigil'deki halasına sığınmış çocuklar.

... Şafak vakitleri Merdan Dede'yi köprünün üstünde, elleri üst-üste bastonunun üstünde, ak sakallı çenesi ellerinin üstünde bir parantez gibi eğilmiş vaziyette, kendi kendine mırıldanırlen görenler olmuş. Kimileri sesini de duymuş...

Dermiş ki Merdan Dede;

Kazam Şavşet derlar, Rabat'tur köyum Tembeh et göglara yağmasın ölum Gal atım Karayağız, dön gâl da gözum De ki nerda Selvinaz, nerdadur Temo?

Sevdali başlari sal Deli Çoruh, Aldisan kenera çal Deli Çoruh.

Cüneyt Özyer
Yerel Hikâyeler
Ağustos 2019, Çayyolu - Ankara



< ÖNCEKİ | KURUCUYA DÖN | SONRAKİ >



Bİ' DAVET YAPIN




Temas

Görsel İletişim Tasarımı, Pazarlama İletişimi, Siyasal İletişim, Markalaştırma, Yaratıcı Yazarlık alanlarında elli yıllık deneyime sahip Üstat Cüneyt Özyer'den bir konferans almayı veya bir etkinliğinize katılmasını düşünürseniz aşağıdaki formu doldurup gönder butonuna dokunmanız yeterli. Size çok kısa sürede cevap verecektir.



Gidiyor...
Mesajınızı aldık. Teşekkür ederiz. Size en geç iki iş günü içinde cevap vereceğiz.

Bize aşağıdaki telefon veya e-posta adresimizden de ulaşabilirisiniz. Bi' kahve içmeye her zaman bekleriz.

Ahmet Taner Kışlalı Mahallesi,
Başkent Güvengir Küme Evleri
2908. Sokak No: 30
Çayyolu - Ankara / Türkiye

Gsm: 0 (532) 332 37 80
e-posta: info@grafikevi.com.tr